MUZAFFER ŞERİF’E MİSYONER-CİA KUŞATMASI-Bilal AKGÜL

19.08.2023 07:34:50
Bilal AKGÜL

Bilal AKGÜL

MUZAFFER ŞERİF’E MİSYONER-CİA KUŞATMASI

Misyoner Okullarına Bakışı

Şerif, özellikle lise yıllarında sahip olduğu milliyetçi-turancı duygularla misyoner okullarına karşı çıkmış, çevresine bu okulların zararları ile ilgili telkinlerde bulunmuş, bu okullarla mücadele edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Misyoner okullarına yaklaşımı bu iken, garip bir tezat olarak gittiği misyoner okulunda kıvrak zekâsı ile göz doldurmuş, misyonerlerin kendisini “kazanmak” için ellerinden geleni ardlarına koymadıkları bir kişi haline gelmiştir. 

1933’te Boring’ten yaptığı tercüme “Amerikan Ruhiyatı” adıyla Türkiye’de yayınlandığı sırada Muzaffer Şerif, Columbia Üniversitesi’nde doktora yapmak üzere yeniden ABD’ye gitti. Bu sırada kendisinin haberi bile olmadan misyonerlerin ayarlaması ile Harvard Üniversitesi’nden yeni bir burs teklifi alacaktı. Avı tuzağına düşürmek için her tür yolun denendiği bir süreç bu yeni girilen süreç.

Türkiye’nin Amerikalı Dostları Cemiyeti (Misyonerlerin bir kuruluşu) Anakara Temsilcisi Ted Gannaway, 15 Mayıs 1933’te Asa K. Jennings ‘e yazdığı bir mektupta, Şerif’in kendisine burs çıktıktan sonra nasıl bir haleti ruhiye içinde olduğunu şu cümlelerle anlatır: ”Geçen gün yolda Muzaffer Şerif Bey’i gördüm. Harvard Üniversitesi’nin burs teklifi için kendisini kutladım. O da saf bir şekilde Harvardlı yetkililerin kendisi ile ilgili çok iyi şeyler düşündüklerini ve burs teklifinin beklenen bir gelişme olduğunu söyledi. Dr. Parker bana tanıdığı en yetenekli genç psikoloğun o olduğunu söyler. Çünkü eşi benzeri olmayan Avrupa-Amerika eğitimi karışımı bir altyapısı var. Show’da onun çok iyi biri olduğunu söyledi. Fakat onu nedense bu aralar pek fazla ortalıkta göremiyorum. Onu kaybetmekten korkuyorum.” (1)

Türkiye, ABD, misyonerler üçgeninde Şerif, adeta bir deneme tahtasına, bir laboratuvara dönüşmüş, yeteneği keşfedilen Şerif’in “asıl topraklar”a gitmesi için iyi ve kuşatıcı bir planlama yapıldığı görülmektedir.

Amerika’ya gitme (götürülme desek daha iyi olur) arka planından habersiz olan Şerif’in içinde vatan duygusu ve misyonerlerin çalışmalarına bakışı, bu ülkeye gidip geldikten sonra da değişmemiş, Amerikalı misyonerlere karşı düşmanca hisler beslemeye devam ediyordu… Amerikalı misyonerler ise bütün bu aykırı tutumlarına rağmen hâlâ Muzaffer Şerif’i kendi saflarına kazandırabileceklerini düşünüyorlardı.” (2)

Misyoner okulu görevlisi Gannaway, okulun başka bir görevlisi Asa K. Jennings’e Muzaffer Şerif’le iliği şu ifadeleri kullanıyor: ”Şurası açıkça görülüyor ki, Muzaffer Şerif Amerikalıların burada açtığı okulları ve misyonerlik faaliyetlerini en ince ayrıntısına kadar incelemiş. Bizim bir misyoner grubu olduğumuzu ve bunu gizlemeye çalıştığımızı düşünüyor. Ve şimdi der bunlara karşı açık bir şekilde propaganda yapma ihtiyacı duymaktadır. Ayrıca Feridun Kurt’la da birkaç kez samimi muhabbetleri olmuş. Ki bu da Kurt’un bazı tavırlarını açıklamaya yetmektedir. Konuşmamızın başında bana, kendisinin kesinlikle şahıslara değil olaylara baktığının söylüyordu.”(3)

Şükrü Saraçoğlu’nun ABD İlişkisi

Şerif’in ülkeden çıkmasında adeta ikili bir ekip gibi çalışan iki kişiden biri ABD Dışişleri Bakanı Edward Stettinius Jr., diğeri Başbakan Mehmet Şükrü Saraçoğlu’dur. İddialara göre Muzaffer Şerif, Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile hemşerilik ve ailece yakın ilişkisi sebebiyle TKP operasyonu sırasında Saraçoğlu’nun müdahalesi ile yurdu terk etmesi şartıyla hapisten çıkmıştı. Ancak çok daha gerçekçi bir iddiaya göre ABD Dışişleri’nin müdahalesi ve Şükrü Saraçoğlu nezdindeki girişimlerle kurtulmuştur.” (4)

Arda Uskan’ın Aytunç Altındal’la yaptığı röportajda Şükrü Saraçoğlu ile ilgili iddiaları çok daha vahimdir ve iddia doğru ise Şerif’le ilgili ortaya çıkan tablo kendi içinde daha tutarlı bir hal almaktadır. CİA ile misyonerlerin danışıklı döğüşü adeta: “ 2. Dünya Harbi sırasında İstanbul’da casuslar savaşı yaşanıyordu. Devrin Başbakanı (Şükrü Saraçoğlu) Amerikalılara casusluk yapıyordu. Bunu bir tek Cumhurbaşkanı İnönü biliyordu. Kod adı Harem idi. Yani Sarı. ”Sarı’dan gelen –yani Harem’den gelen bilgiye göre diyor ABD kaynakları.” (5)

Ortamın havasını dikkate almadan sürecin parçalarını bir araya getirmek zor olacaktır. Şüpheye mahal vermeyen bir hakikat vardı. O da (ABD ‘de “komünistlerin imhasının” gündemde olduğu bir dönemde ) ABD Dışişleri Bakanlığı  “siyasi görüşleri nedeniyle tutukluluk yaşadığı “ gerekçesi ile Türkiye Komünist Partisi mensubu Muzaffer Şerif’e Princeton Üniversitesi’nde çalışma izni ve bursu vermiştir. Muzaffer Şerif, ABD’ye gitmeden ya da Amerikalılar tarafından götürülmeden önce 23 Aralık 1944’te aynı üniversite tarafından profesör de yapılmıştı. ABD Dışişleri Bakanlığının onu ABD’ye götürmek üzere Türkiye’ye bir askeri uçak gönderdiğini, uçağın Şerif’i önce Mısır’a ardından Amerika’ya götürdüğünü görüyoruz. (6)

Hadley Cantril’in Şerif’le İlişkisi

Gerek Türkiye’den Muzaffer Şerif’in ayrılmasında, gerek Amerika’da iş bulmasında gerekse oradaki bilim akademileri ile iletişim kurmasında- tanışmasında kilit rolü oynayan kişilerin başında Hadley Cantril gelmektedir. Cantril, Türkiye akademi çevrelerinde Şerif’in oynadığı rolü ve yetenekleri iyi bilmektedir.

Peki, kim bu Hadley Cantril?

1940’a gelindiğinde Rockfeller’in desteklediği projeler arasında Cantril’in Princeton Pubilic Opinio Research (Princeton Kamuoyu Araştırması) Projesi de vardı. Cantril, Rockfeller Fonu’nun desteği ile Amerikan istihbaratına yeni projeler üreten bir bilim adamı.(7)

Cantril’in kariyeri her zaman Amerika’nın istihbarat ve gizli psikolojik operasyonları ile yakından irtibatlı ve paralel olarak devam eder.  İlk ABD istihbarat teşkilatı olan ve Nelson Rockfeller tarafından yönetilen Office of the Coordinator of Inter- American Affairs adlı kurumda kamuoyu uzmanı olarak çalıştı. 2. Dünya Savaşı ‘nda ise daha sonra adı CİA olacak olan  “Office of War Information” için çalıştı.(8)

Şerif’le Cantril bağlantısına gelince… İddiaya göre Türkiye’den ayrılmayı “karanlık odadan çıkış” olarak gören Muzaffer Şerif, hakkında soruşturma açılınca ABD’deki arkadaşlarına “beni buradan alın” mesajı göndermişti. İlginçtir, hiçbir zaman Amerikan vatandaşlığına da geçmemiş, evinde ve komşularında Türkiye’den tek kelime olsun söz etmemişti. Kızı Ann’ın verdiği bilgilere göre Şerif, Princeton Üniversitesi’nde Amerika’nın en meşhur psikoloğu ve 2. Dünya savaşı yıllarında ABD’ye iltica eden psikologlara yardım eden Amerikan Psikoloji Birliği üyesi Hadley Cantril’den beklentisinin üzerinde bir maddi destek görmüştü. (9)

Amerika’ya gittikten sonra Cantril’le diyalogları devam eden Şerif, büyük destek gördüğü bu kişi ile anlaşmazlığa düşer. Cantril, Şerif’in uyumsuz yapısının bulunduğu ortamlarda sorun oluşturduğunu ifade eder. Bunun yanında Şerif'’in Türkiye’de bulunduğu sürede oradaki akademisyenler arasında önde gelen sıra dışı bir araştırmacı ve sosyal psikolog olduğunun da altını çizer.(10) Cantril, Şerif’in Türkiye’den sonra Princeton’da iş bulmasını sağlayan kişidir aynı zamanda. (11)

CİA Projelerinde Görev Alması

Misyonerlerin, içimizdeki Amerikalıların, bizzat Amerika devlet yönetimin adeta ince bir işçilikle Amerika’ya götürdüğü Şerif’ten her açıdan istifade edeceğini bilmek için çok düşünmeye gerek yok sanırım. İyi bir beyni tuzağına düşürmüş, av elindedir artık. 1970’lerin sonunda Şerif ve eşi Carolyn Şerif, kızlarının iddiasına göre (bilmeden) CIA’nın finanse ettiği bir psikoloji projesinde görev almıştı. (12)

Bu bilinenlerin yanında, bilinmeyen, henüz örtülü olan birçok noktanın da olduğu kesindir.

Muzaffer Şerif, bu ülkede yabancıların içimizde devşirdiği, zorla kopardığı, dünya egemenliklerine bir payanda, bir koltuk değneği olarak kullandıkları, binlerce belki de yüzbinlerde kişiden sadece biridir. Bizden biri… Babası hafız ve Osmanlı Devleti ‘nin birçok kurumunda görev almış, belediye başkanlığı yapmış biri. Böyle bir köklü ailenin çocuğu olan Muzaffer Şerif adeta bin bir entrika ve ayak oyunu ile önce bizden kopartılmış, bize düşman yapılmış. Sonra da bize karşı (bilmeden de olsa) kullanılmış.

Muzaffer Şerif yazılarına devam edeceğiz nasipse…

 

Dipnotlar:

1-Derin Tarih Dergisi, Sayı 78, Eylül 2018, sh.21

2-agd, sh.21

3-agd, sh.21

4-agd, sh.22

5-(Takvim Gazetesi 23 Eylül 2010, Arda Uskan’ın Aytunç Altındal ile röportajı) Röportaj 27 Eylül 2010 ‘da Arda Uskan ismiyle Sabah Gazetesi’nde yayınlandı.

6- Derin Tarih Dergisi, Sayı 78, Eylül 2018, sh.22

7-agd, sh.23

8-agd, sh.24 ve Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı:236, Ağustos 2013, sh.27

9-agd, sh.23

10-Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı:236, Ağustos 2013, sh.21

11- agd, sh.23

12- Derin Tarih Dergisi, Sayı 78, Eylül 2018, sh.23

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları


Tüm Hakları Saklıdır © 2021 Kahta Havadis | Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.