RAMAZAN KAYAN İLE TÜRKİYE İSLAMİ HAREKETİ VE DAVET ÜZERİNE SÖYLEŞİ

5.05.2026 21:02:20
RAMAZAN KAYAN İLE TÜRKİYE İSLAMİ HAREKETİ VE DAVET ÜZERİNE SÖYLEŞİ

 RAMAZAN KAYAN İLE TÜRKİYE İSLAMİ HAREKETİ VE DAVET ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Anadolu Platformu Yüksek İstişare Kurulu üyesi araştırmacı-yazar Ramazan Kayan ile “Türkiye İslami Hareketi ve Davet” üzerine söyleşi gerçekleştirdik. 1956 Malatya doğumlu olan Ramazan Kayan, İnönü Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunudur. Halihazırda İslami ilimler üzerine çalışmalarını devam ettirmekte olup düzenli olarak tefsir dersleri vermektedir. Çeşitli kitapları bulunan yazar aynı zamanda Milat Gazetesinde köşe yazarlığına da devam etmektedir. İstifade etmeniz dileğiyle iyi okumalar:
Kahta havadis: Hocam bugün sizinle Türkiye İslami Hareketi ve Davet üzerine bir hasbihal yapmak istiyoruz. Bu konuda bazı sorularımız olacak size. Müsaadenizle ilk sorumuzu yöneltelim:
Şu an İslami Hareket'in bir fotoğrafını çektiğimizde siz İslami davet çalışmalarını nasıl buluyorsunuz? 
Ramazan Kayan: Bismillahirrahmanirrahim. Rabbim buluşmamızı, hasbihalimizi hayırlara vesile eylesin. Öncelikle belirtmem gerekir ki; özelde Türkiye İslami hareketini konuşacaksak Türkiye'deki İslami Hareketin kendi içinde bir bütünlük arz etmediğini vurgulamamız gerekir. Farklı isimler, tabelalar ve nitelendirmeler altında yaygın ve kıymetli çalışmalar yürütülmektedir. Ancak bu yapılar faaliyet öncelikleri bakımından belirgin farklılıklara sahiptir. Kimi oluşumlar davet ve tebliği merkeze alırken, kimileri ilmi çalışmaları ve eğitimi; bazıları sosyal-kültürel etkinlikleri, bir kısmı ise insani yardımı öncelikli çalışma alanı olarak belirleyebilmektedir. Aynı şehirde bile olsalar İslami yapılar arasında farklılıklar olabiliyor. Dolayısıyla kuracağım cümleler tüm İslami hareketleri aynı kategoride görmek gibi bir şekilde anlaşılmasın. 
İslami davet konusundaki gayretler bakımından şunları söyleyebilirim; geçmişte imkanlarımız kıttı, şartlarımız zordu ama geçmişte davet noktasındaki kararlılık, fedakârlık, bu konudaki azim ve irade daha iyiydi. Şimdi imkanlarımızın artmasına, şartlar lehimize dönmesine, özgürlükler bağlamında önümüzün açılmasına rağmen, dünün davetçileri bugün bu imkanları yeterince değerlendiremiyor. Bu biraz düşündürücü tabii. Gönül isterdi ki bu iktidar döneminde, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat gibi zorlu süreçleri yaşamış bizler, bugünkü geniş imkanlar dahilinde çok daha etkili işlere imza atabilelim. Geçmişten gelen birikim ve deneyimlerimizi, gençliği kuşatmak ve toplumsal dönüşümü çok daha ileri bir seviyeye taşımak adına kullanabilmiş olsaydık keşke. Maalesef burada bir keşkeyi kullanmak durumunda kalıyorum. Neden? Sahada olan biri olarak örnek vereceğim. Geçmişte bir okulda bir öğretmenimiz varsa mutlaka o okula rengini verirdi, mührünü vururdu. Gençleri adeta bir cazibe merkezi olarak kendine çekerdi, kitap okuturdu, evine götürürdü, çay ocakları, kitap evleri vs. Zor şartlardı. Ama şimdi öğretmenler odasında onlarca belki öğretmenimiz var, bu fedakarlığı, bu duyarlılığı gösteren öğretmen sayımız parmakla gösterilecek kadar azaldı. 
Şöyle bir örnek veriyorum zaman zaman. Diyorum ki, 80'li, 90'lı yıllarda okulların içerisine giremezdik. Okulların önünde beklerdik, öğrencilerin çıkış saatinde gözümüze kestirdiğimiz bir öğrenciyi alıp da çay ocağına, kitap evine getirince dünyalar bizim olurdu, çok şükür biriyle daha temas kurabildik derdik. Zaten bizimle bir çay içen bir daha bizden kopmazdı. Neden bize gelen bir daha gitmezdi? Çünkü o gelen çocuk bizde değer bulurdu. Geldiğinde ona abilik yapan kişiye, adeta babasına, annesine açamadığı sırlarını açardı. Böyle bir güven iklimi vardı. Dışarıda itilmiş, aşağılanmış olanlar o ortamlarımızda kendini bulurdu. Yaratılış amacını bulurdu. O sıcaklık ve samimiyet onun için bağlayıcı olurdu.
Asıl dikkat çekmek istediğim nokta şudur: Kırk-elli yıl önce okul önlerinde idealleri için nöbet tutan gençlerimiz, bugün aynı okullarda öğretmen, müdür, hatta il ve ilçe müdürü olarak görev alıyor; bakanlık makamına kadar yükseliyorlar. Ancak o günlerin heyecanı ve gençlik çalışmalarındaki o kararlı ruh, bugün maalesef kaybolmuş durumda. Yani düşünün ki o okulların önünde biz nöbet tutardık, şimdi aynı okulların önünde çeteler, mafyalar nöbet tutuyor. Hayat boşluğu kabul etmiyor. Okçular Tepesi'nde yerimizi almadığımız zaman bunlar oluyor. Şimdi uyuşturucunun on üç yaşa kadar düştüğünü söylüyorlar. Ve en son Maraş'ta, Şanlıurfa'da yaşanan öğrenci olaylarını şöyle bir göz önüne getirelim. Biz şu an İslami hareket olarak hala okul önlerindeki o nöbetimizin bereketi ve sermayesiyle ayaktayız. Bizim buna daha fazla şey katmamız gerekirdi. 
Bazen gittiğim yerlerde söylüyorum; yüz yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir dönemde İslami hareket bu kadar geniş imkanlara, kadrolara, tecrübelere sahip olmamıştı. Ve aynı zamanda hiçbir dönemde de bu kadar ağır, durağan, atalete, biraz da rehavete yenik düşmemişti. 
Kahta Havadis: Acaba bizi rehavete düşüren şey sahip olduğumuz geniş imkanlar mı oldu?
Ramazan Kayan: Bunun birçok sebebi var. Bunlardan biri; nasıl olsa bize yakın, bizden olan bir iktidar var, her şeyi onlar yoluna koyar, bize yapacak iş düşmüyor mantığı. Bu bir tuzaktır. Bu durumun sebeplerini açıklarken ilk olarak tembelizm diyorum. Tembelizm artık bir yaşam biçimine dönüştü. Önce aklımız tembelleşti. Yeterince kitap okumuyoruz, kritik yapmıyoruz, tefekkür etmiyoruz. Çağın sorunlarına kafa yormuyoruz. Ruhumuz tembelleşti. Çünkü ruhumuzu dünyalık şeylerle yorduk. O ruhu diri tutacak beslenme kaynaklarını, dinamiklerini devreye koymadık. Şu an Müslümanlarda ciddi bir ruhsal bezginlik, bitkinlik, halsizlik var. Ruh neyle beslenirdi? Takva ile beslenirdi. İhlasla beslenirdi. Ruhumuzu diri tutacak dinamiklerimiz vardı. Nafile ibadetler, sohbetler, ariflerin, salihlerin, sadıkların güzel ortamları bizi diri tutardı. Bunların şimdi eskisi kadar çekim gücü yok. Bunun yerine nelere ihtiyaç duyuluyor? Dünyadaki yaşam kalitesinin, gelir düzeyinin artırılmasına ihtiyaç duyuluyor. Biraz da biz dünyadan nasiplenelim mantığı ile hareket ediliyor.
İkincisi konformizm. Öğrencilik yıllarınızı veya abilerinizin yaşadığı öğrencilik yıllarını bir sorun, hatırlatın. Bu insanlar ne zor şartlarda ortaya çıkmış. Bir insanın yetişmesi kolay değildir. Ama o gün fedakârlık gösterenler, özveride bulunanların emeklerini Allah bereketlendirdi. 30-40 yıldır o sermayeyle bugüne kadar geldik. Şimdi ise yeni kuşak dünkü İslami hareketin tarihini, geleneğini bilmediği için İslami hareket bilinci de körelmeye başladı. 
Kahta Havadis: Ne badireler atlatıldığını yeni nesil bilmiyor?
Ramazan Kayan: Hiç bilmiyor, maalesef bilmiyor. Yoğun bir şekilde gençlere ulaşmaya çalıştığım ve aralarında bulunduğum için bu eksikliği gözlemleyebiliyorum. 
Bugün Gazze, İran, Lübnan ve Yemen'deki savaşları; siyonizmi ve emperyalizmi konuşuyoruz. Peki, Türkiye Müslümanlarının kendi savaşı ne olacak? Kanımca asıl mücadele etmemiz gereken üç büyük cephe var: Birincisi tembellik, ikincisi konformizm, üçüncüsü ise korkularımızdır. Kendi zihnimizde ürettiğimiz bu korkular, vesveseler ve evhamlar; heyecanımızı yok ediyor, azmimizi söndürüyor ve irademizi çökertiyor. Rabbimiz Bakara suresinde bizi imtihan edeceğini söylerken birinci sıraya korkuyu koyuyor. Kişi ya KPSS'yi kazanamazsam diyor. Henüz hayatının başında KPSS'yi kazanamazsam diyor. Sanki her şey bitti, tüm emekler boşa gitmiş gibi endişeye kapılıyor.
Bunlarla birlikte rızık korkusu, ölüm korkusu, ya bir yerlerde fişlenirsem korkusu var. Bu iktidar giderse, ben de falan işlerle anılırsam geleceğim kararır diyor. Dahasını söyleyeyim size; gençlerimiz evlilikten bile korkuyorlar. Yaş otuza gelip dayanıyor hala karar veremiyorlar. Ayet diyor ki şeytan sizi fakirlikle korkutur. Ben bu maaşla nasıl evleneceğim, nasıl geçineceğim diyor. Allah da diyor ki rızık bendedir. Allah'ın öyle demesi sanki yeterli değilmiş gibi davranıyorlar. O kadar çok korku üretiliyor ve pompalanıyor ki, bu defa korkular insanımızın dengesini de bozuyor. Tüm bu saydıklarıma üretilmiş korkular diyorum. Gerçeklikte yok yani. Üretilmiş korkular bizim hızımızı kesiyor. Bundan dolayı yalnızlığı, bireyselleşmeyi seçiyoruz.
Öğretilmiş çaresizlik içindeyiz. Birbirimize bizden bir şey çıkmaz, bizden geçti, yaptık da ne değişti diyoruz. Adeta kendi ayağımıza sıkıyoruz fakat farkında değiliz. Bununla birlikte tükenmişlik sendromu yaşıyoruz. İslami hareket bitti diyenler var. Aslında hiçbir şey bitmedi. Sen kendi kendine bitiriyorsun. Kıyamete kadar bu bitmeyecek. Sen sahip çıkmazsan başka biri bu işte devreye girer, Allah da onun önünü açar. 
Savaşacağımız bir diğer şey de karamsarlıktır. Asla geleceğe umutsuz bakmayacağız. İslami hareket inişli çıkışlıdır. Düz bir seyir çizgisi yoktur. Baharı da var, kışı da var; yokuşu da var, inişi de. Gecesi de var, gündüzü de. Her türlü iklim, her türlü badire, her türlü bariyer karşına çıkacaktır. Sünnetullah böyle işliyor. Dolayısıyla toz pembe tablolar çizmemiz bizi yanıltır. 
Burada önemsediğim iki söz söyleyeceğim. Eskiler şöyle derlerdi: “Hazırlığını kışa göre yap, bahara çıkarsan bahtına.” Biz de bundan sonra İslami hareketi böyle değerlendirmeliyiz. Daha zor günler bizi bekliyor şeklinde hareket edebiliriz. Bakın kaç defadır Türkiye İsrail ile savaşın eşiğinden döndü. Her an üçüncü dünya savaşı da olabilir. Bölgede Türkiye'nin de içine girdiği bir savaş olabilir. Bir savaş ne demek? Türkiye’nin savaşa dahi girmeden ekonomisinin ne hale geldiğini gördük. Çünkü Türkiye zaten ekonomik savaşların içinde bir ülke. 
Eskilerin güzel bir sözü daha var, İslami hareket için bunu hep kullandık: “Avcı kırk gün bekler bir gün avlanır.” Biz yüz yıl bekledik, şimdi av günü, hasat günü. Bu fırsatı kaçırırsak bi yüz yıl daha beklememiz lazım. Bunun farkında değiliz. Gençlerimizi buna ikna edemiyoruz. Yer yer şunu söyleyenler çıkıyor; “Bu iktidar gitse bile daha iyisi gelecek.” Daha iyisi belki gelir de peki sivil şeyler ne olacak? Biz daha iyiye gidiyor muyuz şu an? Daha iyiye gittiğimizi ben söyleyemiyorum. Halbuki daha iyiye gitmek için her türlü imkânımız var. 
İslam dünyasının birçok yerini geziyoruz; şunu açıklıkla ifade edebilirim ki Türkiye’deki altyapı ve imkânlar dünyanın başka hiçbir coğrafyasında bulunmuyor. Bugün herkesin gözü Türkiye’nin üzerinde ve pek çok ülke bizi model almak istiyor. Ancak Türkiye’ye gelip bir Türkiye modeli arayanlar, ne yazık ki arzu ettikleri o somut modeli bulamıyorlar. Biz burada, Fatih'te olduğumuz için sürekli misafirlerimiz geliyor. Üç gün önce İskoçya'dan misafirlerimiz buradaydı. Yıllar önce Pakistan'dan, Hindistan'dan, Afganistan'dan oraya gitmişler, yerleşmişler, kurumlarını kurmuşlar. Ama bir yere geldik, tıkandık diyorlar. Türkiye'ye gidelim, Türkiyeli Müslümanlar bize ne önerecek, Türkiye İslami hareketi neler yapıyor, diyorlar. Ondan önce de Nepal’den geldiler. Oturduk burada saatlerce dertleştik. Biz Müslümanlar azınlıktayız, Hindular çoğunlukta, baskı altındayız diyorlar. Bizden beklentileri var, bizim bir şeyler yapmamız lazım. Şimdi böyle bir dünyada yaşıyoruz. İslam dünyasının gözü üzerimizde, beklentisi üzerimizde. Ama biz Türkiyeli Müslümanların İslam dünyasına karşı bir temsiliyetimiz yok maalesef. Merkezi bir kurumsal kimliğimiz, bir otoritemiz yok. Dağınık bir durumdayız.
Kahta Havadis: Kardeşlerimizde hayal kırıklığı oluyor mu hocam? 
Ramazan Kayan: Uzakta beklentileri çok yüksek. Gelip görünce biraz anlıyorlar. Ama böyle olmaması lazım. Ümmetin madem teveccühü var, bunu halletmemiz lazım.
Kahta havadis: Hocam şu an genç kardeşlere daveti ve tebliği nasıl yapmamız lazım. Genç kardeşlerde tahammül ve sabır seviyeleri düştüğü için öğüt ve nasihat çoğu kere yeterince fayda sağlayamayabiliyor. Bu noktada ne tavsiye edersiniz?
Ramazan Kayan: Benim tavsiyem yeni bir kuşak ve konseptle yaklaşmak. Eski refleksimizle ve istemimizle bir yere kadar gidiyoruz daha sonra tıkanıyoruz. Gençler şimdi bizden nasihat istemiyorlar. Bizden ilgi, sevgi, şefkat, sıcak ilişki istiyorlar. Gençlere gidip bir şeyler anlatmak ya da nasihat vermek yerine, onlarla arkadaş olmak gerekiyor. Halı sahada, piknikte, sinemada veya bir tiyatro oyununda onlarla arkadaşlık kurabilmeliyiz. Gençler, içlerini dökebilecekleri, güven duyacakları birer dost, abi veya abla arıyorlar. Annelerine, babalarına açamadıkları sırları açabilmeliler.
Söz gelimi çete, mafya dünyasına baktığımızda onlardaki vefa hiçbir cemaatte yok. Birbirlerine ihanet etmezler. Rastladığım bir durum var; birbirlerine silah sıkmışlar fakat birbirlerini şikâyet etmiyorlar. Bunları bir arada tutan şey bizde olması gereken vefa ve dostluktur. Ben arkadaşımı satmam, öldürürüm, cenazesine de sahip çıkarım diyor.
Bu noktayı tekrar ediyorum: Gençler bizden, nezdimizden muhatap olunmak, değer görmek istiyorlar. Sorunlarını, içindeki sıkıntılarını paylaşacak, dinleyecek, teselli bulacak, ferahlayacak bir ortam istiyorlar. Eskiden bir kitap verirdik, dünyası değişirdi kişinin. Şimdi kitaplara ve sohbetlere ilgi duymuyorlar.
 
Kahta Havadis: Hocam, özellikle Filistin toplumunu örnek verecek olursak, Filistin halkının çok iyi nesil yetiştirebildiklerini gözlemliyoruz. En gençleri bile davayı sahipleniyor, yeri geldiğinde kendini çok güzel ifade ediyor. Onlar bu gençleri nasıl yetiştiriyorlar?
Ramazan Kayan: Filistin'de 80 yıllık bir direniş var. Bunlar cihadın, direniş mektebinin çocukları. Gözlerini direnişe açıyorlar. Onların bu anlamdaki coğrafyası, mekânı, ortamı, dünyası bizden farklı. Bizde çocuk yüzünü açar açmaz anne babasının dünyalık hırsını, kavgasını görüyor. Bitmeyen ihtiraslarını görüyor. Cihadın bereketi önce orada kendini gösteriyor. 
Cihat bir mekteptir. Bu mektepte kişinin hayata bakışı, ölüme bakışı değişiyor. Her an Allah'a o kadar yakınlar ki. Çocuk o manevi, deruni atmosferde gözünü açıyor. Ama burada özellikle Hamas'ın, direniş mektebinin felsefesini, müfredatını da ıskalamamak gerekir. Son iki yıldır bu konu üzerinde biraz çalışıyorum. Bunu İsmail Heniye'ye de sordum. Allah rahmet eylesin. Şehit olmadan önce İstanbul’a gelmişti. Siz bu gençleri, halkı nasıl eğittiniz diye sordum. Bana ilk söylediği şey nedir biliyor musunuz? “Bizim hareket cami merkezlidir” dedi. Bizim de Camileri asr-ı saadet modeline dönüştürmemiz lazım. Hayatın merkezine camiyi koymalıyız.
Cami sadece namaz kılınan yer olmayacak. Üç kısımdan oluşacak: Orta kısım, ibadet, namaz. Sağ tarafı gençlik merkezi. Her türlü fikri, fıkhi, siyasi, cihadi eğitimin, ruhi, ahlaki, terbiyenin merkezi cami olmalıdır. Dersler halkaları orada, sohbetler orada olacak. Sol tarafı da sportif etkinlikler için ayrılmalı. Beden eğitimi, kültürel sanatlar etkinliği cami içerisinde yapılacak. Camiye giren bir genç tüm ihtiyaçlarını orada karşılayabilecek. 
Gazze'de ezan beş vakit değil, altı vakit okunuyor. Altıncısı teheccüd ezanı. Teheccüd ezanı ile ailecek camiye gidiyorlar. Sadece teheccüd namazı için değil, teheccüd ezanı ile sabah ezanı arasındaki o zaman aralığını hareketin denetlenmesi, teşkilatlanması, görev dağılımı için değerlendiriyorlar. Bunları o saate almışlar. Neden? Düşmanın uykuda olduğu zaman en bereketli saat olduğu için. İsrail bunu keşfediyor. Şimdi tüm camiler ilk saldırılardan itibaren hedef alınıyor. Şu an sağlam hiçbir cam bırakmadılar. 
Türkiye'nin İslami hareketinde en büyük eksiklik camidir. Hamas camileri dönüştürdü, biz de dönüştürelim. Bizim orada olmamız gerekiyor. Heniye’ye camileri nasıl dönüştürdüklerini sorduğumda şu cevabı verdi: Başta özellikle yaşlı hocalar bize karşı çıktılar, bu gençler camimizi değiştiriyorlar diye. İkna edebildiklerimizi ettik, ikna edemediklerimizin de çocuklarını, torunlarını kazandık. Torunları, çocuklar bizim tarafımıza geçince mecburen onlar da kabullenmek zorunda kaldılar.”
Bir dönemde sistem, diyanet eleştirilerimiz vs. durumlar vardı. Ama bunda ısrar etmenin anlamı yok. Aksi halde İslami harekette bir ruhsuzluk, bir maneviyatsızlık oluşuyor. Bakın şurada birkaç yüz metre ilerde Fatih Camii var. Gitmiyor gençlerimiz. Nasıl olsa mescidimiz var diyorlar.Geçen sene Pakistan'a gittim. Mevdudi’nin kurduğu Pakistan Cemaat-i İslami'nin genel merkezini ziyaret ettim. Oradan da Pakistan Cemaat-i İslami Gençlik Merkezi'ne gittim. Tabi telaşla oradan oraya koşuşturuyoruz, ziyaretlerimizi yapıyoruz. Gençlik Merkezi'nin binasına girdiğimizde ben bir vaktin namazını henüz kılmadığımdan mescidin yerini sordum. Gençlik merkezi beş altı katlı koca bir binaydı. Dediler ki bizde mescid yok. Bu cevaba şaşırdım ve İslam gençlik merkezinde nasıl mescid olmaz diyerek şaşkınlığımı dile getirdim. Bunun üzerine onlar da “biz buraya mescid açarsak, gençlerimiz camiye gitmez” dediler. Bunlar işi çözmüş dedim. Neredeyse biz şimdi evimizde, ofisimizde biz seccade yerine mescid diyoruz, iyice camiden kopuyoruz. 
Hamas'ın sistemini konuşurken şunu da söyleyelim; Filistin'de bir genç Hamas'a üye olmak için müracaat ettiğinde, Hamas o müracaat eden genci, altı ay takibe alıyor. Görevlendirilen kişiden altı ay süresince bu kişinin her sabah, sabah namazını camide, cemaatle kılıp kılmadığının raporunu istiyor. Birinci şart budur. Allah'a karşı dürüst olmayan, İslami harekette bizimle yürüyemez diyorlar. 
Filistin toplumunda gördüğümüz diğer bir şey de hafızlığa çok önem vermeleridir. Ama onların hafızlık eğitimi bizimki gibi değil. Çocuğu ya da genci, gençliğinden, çocukluğundan koparmıyorlar. Önce hafızlığı tamamlatalım demiyorlar. Gençliklerini, çocukluklarını yaşarken de hafızlık yaptırıyorlar. 
 
Kahta Havadis: Hocam gençleri ya da çocukları hafızlıktan soğutmamak ve bıktırmamak açısından söylediğiniz husus çok önemli.Ramazan Kayan: Evet çok önemli. Bunu da nasıl sağlıyorlar; mesela çocuk oyun oynuyor, oyun bir ihtiyaç çocuk için, öyle oyunlar geliştirmişler ki oyunun içerisine ezber yüklemişler. Çocuk oyun oynarken ezber yapıyor. Çocuğa bu defa zor gelmiyor. Bu hayatın içinde bir şey. Ve sonrasında çocuk ezberlediği şeyin anlamını biliyor. Kuran’ın ahlakını alarak yaşayan Kuran oluyorlar. 
Biz Allah’ın gaybi yardımını iki şeyle alırız diyorlar; Namaz ve Kur'an ile. İlahi yardımın tecellisi için bizim bu iki şeyde güçlü olmamız lazım. Ve çok güzel mesafe aldıklarını şahsen gördüm. 
Bir diğer husus, üniversite eğitimine çok önem veriyor Hamas. Dünyanın en kaliteli eğitimi bizde olacak diyorlar. İki yıllık savaş sürecinde dahi eğitime ara vermediler. Cezaevine düşüyor, cezaevinde üniversitesini bitiriyor. Sürgüne gidiyor, sürgünde bitiriyor. Savaş ortamında bir şekilde kendi seyyar üniversite şehirlerini devreye koyuyorlar. İsviçre'den sonra dünyanın en entelektüel toplumu Filistin toplumudur. Yüzde doksanı üniversite mezunudur. Batı'ya gidiyorsunuz, en prestijli üniversitelerde diasporadaki Filistinli gençler bulunuyor. Oradaki üniversitelerde Gazze ile ilgili eylemleri de görüyoruz. Tabi bunun arka planı var. Yoksa durup dururken o çocuklar eylem yapabilir mi? Orada eylem yapmak, okuldan atılmayı göze almak demektir. 
Üniversite onlar için bir amaç değil, sadece bir araçtır. Direnişe nasıl katkı sağlayacağız? Davet ve direniş noktasında bu eğitim bize lazım diye düşünüyorlar. Bu süreçte sayısını bilemediğim kadar programa gittim. Bir gün bir telefon geldi. Bir grup genç beni konferan vermem için davet ediyorlardı. Bunlar İstanbul'da üniversite okuyan Gazzeli gençlerdi. Bunu öğrenince bir an dondum. Gençler ben size ne anlatabilirim, siz direnişin çocuklarısınız dedim. İlla bekleriz deyince ben de kalktım gittim. Tabi önce konuşamadım. O çocukların psikolojisini merak ediyordum. Her gün ailelerinden şehit haberleri, enkaz haberleri, yaralı haberleri geliyor. Her gün cezaevine düşen yakınlarının haberleri geliyor. Bu çocuklar hangi psikoloji ile burada okuyorlar diye ben onu anlamaya çalışıyorum. Nitekim bizim burada da üniversiteli gençler var. Vize, final zamanı gelince tüm programlar iptal oluyor. Aman hocam şu vizeler, finaller bitinceye kadar bizden bir şey isteme. 
Bunca acı ve mahrumiyetin ortasında, tanık olduğum tablo nasıl bir şey? Üstelik bu gençler son derece önemli bölümlerde eğitim görüyorlar. Onlarda imanın ve asaletin somutlaşmış halini; mümin olmanın verdiği o vakur duruşu ve izzeti bizzat müşahede ettim. Teslimiyet ve tevekkülün en zarif yansımalarını, en güzel tecellilerini o çocukların çehresinde gördüm. Allah'ın boyasıyla boyanmak, alnında secde iziyle yaşamak neymiş o çocuklarda gördüm. Örnek vereyim; çocuk İstanbul'da tıp okuyor. Kafaya koymuş, hiç aksatmadan burayı hemen bitireceğim. Ama bitirir bitirmez Gazze'ye giriş yapacağım, Gazze'deki hastanelere ulaşacağım. Oradaki çocuklar, hastalar beni bekliyor. Tıp ilmindeki son gelişmeleri, bilimsel şeyleri benim o hastaneye yansıtmam lazım. Ama ben biliyorum ki o çocuk Gazze'ye giriş yaptığında hastaneye giderken önce alta çelik yelek giyecek, sonra üstüne doktor gömleğini giyecek. Görev yaptığı hastane aynı zamanda o çocuğun siperi, mevzisi, cephesi olacak. Her an gelecek bir bomba, bir füze, bir kurşuna hedef olabilir. Ama orada olmam lazım diyor. Yani amacı doktorluk üzerinde kariyer yapmak, koltuk kapmak, kapital biriktirmek değil.
İstanbul Teknik Üniversitesinde makine okuyor çocuk. Kısa zamanda tüm hızıyla ne kadar erken bitirebilirsem bitireceğim, Gazze'ye ve oradaki tünellere gireceğim. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde makine mühendisliğinde öğrendiği o teknolojik bilgiyle Gazze tünellerindeki silah üretimini geliştirmek için bu bilgiyi orada kullanacağım. KPSS derdi yok, tünellerdeki görevleri hazır. 
Yıldız inşaat okuyor, acil bitirmem lazım diyor. Gazze'ye gireceğim. Oradan da tünellere gireceğim. O tünellerin sağlamlaştırılması, geliştirilmesi lazım. Yıldız inşaat mühendisliği teknolojisini oraya benim götürmem lazım diyor. Yani üniversite sadece bir duraktır diyor. Nihai hedef değildir. 
Gazze modelini incelemek lazım. Eğitim modelini, müfredatını, gençlik sistemini. Bunların ilkeleri, dinamikleri, standartları nelerdir? Buna çok ihtiyaç var. Çünkü şu an dünya Gazze’yi örnek gösteriyor. Yediden yetmişe herkes dimdik ayakta. Türkiye İslami hareketinin yeni bir modele, yeni bir paradigmaya ihtiyacı var. O paradigmanın Gazze'de olduğunu görüyoruz. 
Kahta Havadis: Hocam Allah razı olsun. Çok istifade ettik, notlarımızı aldık. Bizim sorularımız bu kadar. Sizin son olarak eklemek istediğiniz ve tavsiye etmek istediğiniz bir şey var mı? 
Ramazan Kayan: Allah gayretlerinizi bereketle kılsın. Tavsiye olarak dil konusunu ve seyahat konusunu önemseyin derim. Özellikle cami merkezli bir hareket olmayı sakın ihmal etmeyin. Kimse gitmiyor, ben tek başıma gidiyorum gibi bir şeye düşmeyin. Bu işler bir kişiyle başlar.  Türkiyeli Müslümanların kültürü iyi ama dindarlığı zayıf. Ameli ve ahlaki boyutumuz zayıf. Bizim öğüt örmeden önce örnek olmamız lazım. O da yaşantımızla olacak bir şey. Umudumuzu kaybetmeyelim. Onu başta da söyledim. Hastalıklar, arızalar, gecikmişlikler olabilir. Hayat devam ediyor. Olumsuz cümleler kuran, moralinizi bozan yerlere, kişilere, kitaplara, takılmayın. Maalesef Türkiye'de eleştiri kültürü çok geri, bazen çok acımasız. Var olan şevkimizi de kırıyorlar.  Mesela ben bazı yerlere hiç uğramıyorum. Bazı yerlerde Müslümanlar birbirlerini yerden yere vuruyorlar. Entelektüel geçiniyor, yazar geçiniyor, fakat işi gücü Müslümanları hırpalamak. Bu tür negatif ortamlardan uzak durmak gerekiyor. Bir kişinin bile hidayetine vesile olabilirsek bu bize yeter.
 
Kahta Havadis: Kıymetli bilgileriniz için teşekkür ederiz hocam.


UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler


Tüm Hakları Saklıdır © 2021 Kahta Havadis | Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.